Little Miss Sunshine Film Yorumu

Merhabalar, yine Her Şey Güzel Olacak temalı bir filmden bahsedeceğim. Filmler, film izlemeyi seven arkadaşım Tarkovsky’nin Tilkisi’nin benim için seçip, oluşturduğu listeden :) Filmden, kendi görüşümle kısaca bahsedersem; Baba, anne, dede, abi, iş yerindeki olumsuzluklar nedeniyle bileklerini kesip, intihar etmeye çalışmış bir dayı ve hayali güzellik yarışmasını kazanmak olan Küçük Gün Işığı’nın etrafında gerçekleşiyor. Karakterlerin her biri kendi içinde sorunlarla boğuşuyor, kendi içinde yalnızlık çekiyorlar. Bir amaç için bir araya geliyorlar. Birçok sorun yaşıyorlar ama sonunda, bu gezi herkesi gülümseten bir maceraya dönüşüyor. Aslında burada bir önceki film yorumunda bahsettiğim (Soul Kitchen) “Bazı anlar sabretmeye değer.” teması var. Bu açıdan da kendimi yakın hissettiğim bir film oldu. Son sahnelerde karakterle kendimi özdeşleştirdiğimde “Her şey geçiyor, hiçbir sorun kalıcı değil.” düşüncesinin hakim olduğunu gördüm. Bununla ilgili çok beğendiğim bir sözü paylaşacağım: “Bu soruna 5 yıl sonra da üzülmeye devam etmeyeceksen gerçekten önemli bir sorun değil demektir.” Sanırım ev arkadaşım Esra söylemişti…

Filmi izlerken sonunu gerçekten çok merak ettim. Çünkü güzellik yarışmalarına karşı olan biriyim ve çocuğun o kalıplara uymak için kendini zorlamayan, doğal bir yapısı vardı. Kazanma ihtimali düşüktü. Bunu bize ne şekilde göstereceklerini merak ederek izledim filmi. Çok net söylüyorum ki sonuna bayıldım. Hatta o  kadar sevdim ki, anlatıp büyüsünü bozmayı istemiyorum. Sadece güzellik yarışmalarını yeren bir son olduğunu söyleyebilirim. Güzellik yarışmalarını neden itici ve yanlış bulduğumdan bahsetmeyeceğim bu yazıda. Onun yerine feminizmin atası Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan küçük bir hikaye özetleyeceğim.
Hikayemiz Kibritçi Kız. Hepimizin bildiği gibi; Kibritçi Kız soğuktan donmak üzeredir. Üstünde onu soğuktan koruyacak montu, hatta ayakkabısı bile yoktur. Yanından geçenler bir kibrit bile almazlar. Kitap, Kibritçi Kız için şu yorumu yapar: “Bu çocuk insanların başkalarıyla ilgilenmedikleri bir çevrede yaşamaktadır. Eğer böyle bir çevredeyseniz, kaçın.” Hikayeyi okurken benim de aklımdan geçen tam olarak buydu: “Ee bu kızı kimse görmüyor mu?”

Duygularımızı beslemeyen insanlar da bu hikayedeki insanlar gibi yanımızdan ilgisizce geçip gidiyor. Bir kadının, kendini metalaştırmasındaki en büyük sebep; duygularını besleyip, geliştirecek kişilerle birlikte olmamasıdır bana göre. Kitabın devamında Kibritçi Kız için şu yorum vardır: “Kibritçi Kız ne yapmalıdır? Eğer içgüdüleri sağlam olsaydı, çok sayıda seçimi de olurdu. Yürüyerek başka bir kente gidebilir, gizlice bir vagona binebilir, bir kömür vagonunda kaçak yolculuk yapabilirdi. Ama Kibritçi Kız, Vahşi Kadın’ı heniz tanımamaktadır. Küçük vahşi çocuk donmak üzeredir ve ondan geriye kalan sadece kendinden geçmiş bir halde dolaşmakta olan biridir.

Bizi ısıtan, yaratıcılığımızı onaylayıp öven gerçek kişilerle birlikte olmak, yaratıcı hayatın akışı için esastır. Aksi halde donarız. Beslenme, hem içeriden hem de dışarıdan gelen seslerin oluşturduğu bir korodur. Bu sesler, kadının ne halde olduğuna dikkat eder, onun varoluşunu desteklemeye özen gösterir ve gerektiğinde ona rahatlık sağlar. ”
Kitap anlatmak istediklerimi en güzel şekilde dile getirmeye yetiyor… Son olarak tekrar etmem gerekirse; Duyguları beslenen kadın kendini güvende ve rahat hisseder. Kendini metalaştırmaya ihtiyaç duymaz. Bana göre, bir kadının kendi için yapabileceği en iyi şey: Düşüncelerinin önemsizleştirildiği bir yerde takılıp kalmamasıdır.

Sevgiler,
Ilım